TESKOMB DERGİ

T E S K O M B   D E R G İ

MART
2007
 
    TESKOMB ANASAYFA   |   DERGİ ANASAYFA  |   İLETİŞİM   |    ARŞİV 
içindekiler
Editörden
Başyazı
** TOPLANTI "TESKOMB Esnafın Sanayici Olma Yolunu Açıyor"
** TOPLANTI " Akgül: Halkbankasında Pay talebimiz Olacak
** HABER "Esnaf Borçlarını Yeniden Yapılandırıyor"
** MAKALE " Zülfikar Doğan : Uzun Vadeli ve ipotekli konutla ekonomi canlanacak
** GENEL KURUL " BURSA Esnaf ve Sanatkarlar Kredi Kefalet Kooperatifler Birliği"
** GENEL KURUL " İZMİR Esnaf ve Sanatkarlar Kredi Kefalet Kooperatifler Birliği"
** MAKALE "Veli Özdemir : Köşk secimi ve Türkiye'nin yol haritası
** GENEL KURUL " KAYSERİ Esnaf ve Sanatkarlar Kredi Kefalet Kooperatifler Birliği"
** GENEL KURUL " VAN Esnaf ve Sanatkarlar Kredi Kefalet Kooperatifler Birliği"
** GENEL KURUL " AYDIN - MUĞLA Esnaf ve Sanatkarlar Kredi Kefalet Kooperatifler Birliği"
** GENEL KURUL " TRAKYA ve MARMARA Esnaf ve SanatkarlarKredi Kefalet Kooperatifler Birliği"
** MAKALE " Cengiz Ergen : Cumhurbaşkanlarımız ve Cumhurbaşkanlığı Forsu
** GENEL KURUL " HATAY Esnaf ve Sanatkarlar Kredi Kefalet Kooperatifler Birliği"
** GENEL KURUL " GAZİANTEP Esnaf ve Sanatkarlar Kredi Kefalet Kooperatifler Birliği"
** GENEL KURUL " MALATYA Esnaf ve Sanatkarlar Kredi Kefalet Kooperatifler Birliği"
** GENEL KURUL " MANİSA Esnaf ve Sanatkarlar Kredi Kefalet Kooperatifler Birliği"
** GENEL KURUL " GÜNEY Esnaf ve Sanatkarlar Kredi Kefalet Kooperatifler Birliği"
** GENEL KURUL " BALIKESİR Esnaf ve Sanatkarlar Kredi Kefalet Kooperatifler Birliği"
** GENEL KURUL " ŞANLIURFA Esnaf ve Sanatkarlar Kredi Kefalet Kooperatifler Birliği"
** GENEL KURUL " ADIYAMAN Esnaf ve Sanatkarlar Kredi Kefalet Kooperatifler Birliği"
** GENEL KURUL " BOLU Esnaf ve SanatkarlarKredi Kefalet Kooperatifler Birliği"
** MAKALE " Adnan Akgünel : Önceleri *girelim* diyorduk
** MAKALE " Metin Özkan : Nostradamus şimdi yaşasaydı
** NOSTALJİ " Gülsemin Şahin : Gazilerimiz ve Değerlerimiz
** MAKALE " Salih Çetinkaya : Çanakkale Zaferi
** ESNAF HİKAYELERİ " Fehmi Çalmuk : Yılların Ahşap Oymacısıydı. Sakatlanınca...
** BASINDA TESKOMB
** MAKALE " Nuray Başar : Türkiye'de kadın olmak

ESNAF HİKAYELERİ

Fehmi Çalmuk
Gazeteci-Yazar

Yılların Ahşap oymacısıydı.
Sakatlanınca çocuklara uçurtma yapmaya karar verdi.

'Doğru yolda olsanız bile,

durursanız biri sizi ezecektir'

 

Sözler boğazında düğümlendi. Ne söyleyecekti ki…? En iyisi ustanın hayalini öğrenmeliydi. Kendisini buraya getiren, getirmeye vesile kılan bir hal vardı. Ne öğrenecekti? Sustu… Usta, tekerlekli sandelye ile sobanın başına kadar gitti. Bergamut kokusu etrafa yayılmıştı. Usta, çayı demlemiş, ikram etmek için çabalıyordu. Feridun, ustayı sadece izlemekle yetindi.

- şeker?

- İki kaşık yeter usta.

Yudum yudum çaylar içilmeye başlandı. Feridun bardakları parmaklarıyla yokladı. İnce belli bardaktan çay içmeyi çok severdi. Usta durumu farketti:

- Ömer Hayyam der ki: İçeceksen ince bellilerle, beyaz tenliler iç!

Feridun güldü. Ustanın da numarası boldu. 'Bak içki alemini de biliyor' diye düşündü sessizce. Ancak ustanın sözleri sessizliği bozacaktı:

- Eskiler, alemlerin sırrına ermek için kulak kesilirmiş büyüklerine... Onlar da alemleri sıralar, tarif edermiş: İnsanlık alemi, hayvanat alemi ve nebadat alemi... Birbiriyle içiçeymiş bu alemler... Birbirlerinin varlık sebebiymişler anlaşılan... Her alemin kendine has özelliği varmış. İnsanoğlu yaratıldığı gün alemlerin şifreleri verilmiş ona… Yeryüzünü adım adım her dolaşmasında ona hizmet için ezilirmiş çimenler… Rüzgara kafa tutarmış da ağaçlar, insana teslim oluverirmiş... Korkmadan boyunlarını uzatıverirmiş hızara... Çocukluğumuzun sırdaşıymışlar... Usanmadan dertlerimizi dinleyen, aşkımızın ismini bile bağrına yazdığımız asırlık vefakar dostumuzmuş bizim. Ustam böyle deyip, konuşurdu ağaçlarla. Onların dilinden anlardı. Bazen bir bebek gibi okşar; bazen de kırk yıllık bir dost gibi sırtını sıvazlardı ağaçların. Asırlık vefakar dostun mucizesine şahitti ustam. Bir testere, bir keski, bir de göz kararı ölçü alacağımız iki omuz boyunda ip... Eskiler ustalığa hazırlayacakları çıraklarını ölçü alma konusunda test ederlermiş. Çırak iyi ölçü alıp keresteyi düzgün kesiyor, kesilen parçaları denk getirebiliyorsa basamak basamak çıkarmış mesleğin merdivenlerinden... Ustamdan öğrendim ne öğreneceksem. Durmadım. Duramazdım da… 'Doğru yolda olsanız bile, durursanız biri sizi ezecektir' derdi ustam… Bu arada sizin çayınız bitmiş. Size çay vereyim.

- Estağfirullah zahmet etmeyin ben alsaydım.

- Bırakın da misafirimize hizmet etmenin sevabını alalım.

Çaylar yenilendi. Usta, anlatmaya devam edecekti.

- Ustam “Eşek ölür yük semeri, zengin ölür para kemeri, sanatkar ölür kalır eseri” derdi. Daha sonra kündekarilik bile yaptım.

- Kündekari ne demek ki?

- Kündekari; Osmanlıca Lügatı'nda, “tutma, kavrama, yakalama” anlamına gelir. Geometrik desenlerin delik ve zıvana ile çatma sisteminde örülen iskelete tablalarının kiniş sistemi ile geçirilmesi suretiyle tutkalsız çivisiz olarak yapılan ahşap sanatıdır.

 Feridun iyiden iyiye meraklanmıştı. Yeni bir şey daha öğrenmişti. İçinden “Adam biraz sonra filozof da çıksın da” dedi. Bir yandan başını sallamaya da devam etti.

- Kündekari tekniği ile camiler için kapı, minber, mihrap, vaiz kürsüsü, mahfil korkuluğu ahşap tavan yapımı/onarım çalışmalarımız da oldu. Ağırlıklı olarak birinci sınıf meşe kullanıyorduk. Renk ahengi sağlamak amacıyla tabla ağacı malzemesi olarak şimşir, armut, kayısı gibi lifli ve oymaya da elverişli olan ağaç türlerini seçiyorduk. Ahşap üzerine oyma, kakma teknikleri ile yapılan süsleme sanatları da uyguluyorduk. Ben bir taraftan sedef, bağa, fildişi veya farklı renkte ve desende ağaç kullanarak kakma işlemleri de yapıyordum. Bir tarihi binanın tavan onarımını almıştık. İskele kuruldu. Çalışırken bir çocuk iskelenin altına yuvalanan topun peşinden geliyordu. Beni acayip bir korku aldı. İskele çocuğun üstüne düşecek zannettim. Zannetmeme kalmadı, iskelenin ayakları birden oynayınca ben çocuğu kurtarma niyetiyle aşağıya atlamışım. Kendimi bir an uçurtma gibi havada süzülür gördüm. Ben yere düştüğümde, çocuk topunu alıp binanın kapısından çoktan çıkmıştı. Ayaklarımı kullanamaz olmuştum. Masa başında oyma işleri yapmaya başladım. Kendimi okumaya vermiştim. Nedende hep uçurtmayla ilgili yazılar, kitaplar okumaya başladım. Uçurtma tarihi uzmanı olmuştum. Bir gün Hollandalı bir uçurtma ustasının röportajını okuyordum. şöyle diyordu adam:

 - Ben uçurtmaları gökyüzünün çiçekleri gibi görüyorum. Uçurtma yapıp uçurduğumda onun gökyüzünü boyadığını düşünüyorum. Festivalde de uçurtmalarımız gökyüzünü boyayacak. Uçurtma bizim için şiir gibi bir şey.

Etkilenmişti. Ancak bu sözlerden sonra anlattığı bir hatıra sanki boğazımda düğümlendi.

Feridun heyecanlanmıştı. Neydi ki o hikaye?

Usta sözlerine devam etti.

- Hindistan'da bir yere gitmiştik. Çok küçük, çok fakir çocuklar etrafımızı sardı. Onlar uçurtmaların ucunu tutmaya çalışıyordu. Büyük çocuklar küçük çocukları itip onları ekarte etmek istiyordu. Aralarında küçük bir çocuk gördüm. Ayağında hiçbir şey yoktu. Çok zayıftı. Ben de uçurtmanın ucunu o an ona vermeye karar verdim. Eline ipi tutuşturmaya çalışırken kolunun olmadığını fark ettim. Ama o kadar büyük bir gülümseme vardı ki yüzünde. Hayatımda bu kadar güzel bir çocuk görmemiştim.

Usta yine duygulanmıştı. Çocukla kendini karşılaştığı bu hatıradan sonra uçurtma yapmaya başladığını, çocukların yüzündeki gülümsemeyi görmek istediğini söyledi.

- Benim için önemli olan çocukların gözünde gülümsemeyi görebilmektir.

Feridun, ustanın neden bu yolu seçtiğini çok iyi anlamıştı. Ustayı soru yağmuruna tutmaya başladı. Uçurtmayı kim bulmuştu. Rüyasının tevil ettirmeyi planlıyordu.

- Zamanında bir Çinli bir çiftçinin rüzgarda uçup kaybolmasın diye iple bağladığı şapkası ilk uçurtma örneğidir. M.Ö. 196 yılında general Han Hsin, kuşatma altındaki bir saraya askerlerini gizlice sokmak için bir tünel kazdırmayı düşünmüş ve bir uçurtma yardımıyla da ordusunun konakladığı yerle saray duvarları arasındaki uzaklığı ölçmüştür. İlk uçurtmalar tahta ve kumaştan yapılıyordu. Kağıt bulunduktan sonraysa uçurtmalar kağıtla kaplanmaya başladı.

Japonya'da yüzyıllar boyunca yalnızca ayrıcalıklı kişiler uçurtma uçurabilmiştir. Budist rahipler uçurtmayı, hasat zamanı ürünün bereketini artırmak için kullanıyorlardı. Malezya'da uçurtmalar, rüzgarın güçlü estiği mehtaplı gecelerde bütün gece boyunca havada bırakılır. Böylece uçurtma sahibi, uçurtmanın üzerine takılı olan müzik aletlerinin ninnisiyle uykuya dalar. Uçurtmanın sesindeki herhangi bir değişiklik, sahibine yaklaşmakta olan fırtınayı haber verir. Pasifikteki adalarda ise uçurtmalar zargana balığı avında kullanılmaktadır. Yaprak ve liflerden yapılmış bir uçurtma bazen kıyıdan ama genellikle denizdeki bir kanodan, uygun bir yükseklikte uçurulan uçurtmanın altına denizin yüzeyine kadar inen bir ip tutturulmuştur. Bu ipin ucunda da ortasına yem konmuş bir ilmik bulunur. Balık, yemi yemeye çalışırken çenesinin etrafına dolanan ipler balığı kıstırır.

Avrupalıların doğuda yüzyıllardır kullanılan uçurtmalarla tanışması 13. yüzyılda Marco Polo ve adamları sayesinde oldu. O zamana kadar Avrupa'da bilinen tek uçan nesne, rüzgar hortumuydu. 13. yüzyıldan sonra rüzgar hortumu ile uçurtmanın karışımı olan ejderha uçurtmaları savaşlarda bayrak ve flamaların yanında yerini aldı. 16. yüzyılın ortalarında Hollandalılar, Ümit Burnu'nun etrafından dolaşan yeni bir ticaret yolu buldular. Denizcilerin Güneydoğu Asya ile düzenli ilişkiler kurmasıyla Avrupa'da doğu uçurtmalarına ilgi duyulmaya başlandı. Hollandalı denizciler, Doğuya yapılan seferlerden evlerine dönüşte yanlarında uçurtma getirmeyi alışkanlık haline getirdiler. Bu Uzakdoğu uçurtmaları, Batıda günümüzde kullanılan uçurtmaların öncüleri oldu.

Uçurtma, bilimsel amaçlı olarak ilk kez 1749 yazında Alexander Wilson tarafından kullanıldı. Bu, aynı zamanda “tren uçurtma”, yani aynı ipe sırayla dizilmiş birden fazla uçurtma uçurma tekniğinin de bilinen ilk kullanımıdır. (Ancak tren uçurtmalar asıl ününü, 19. yüzyılda William Eddy’nin deneyleriyle kazanmıştır.) Wilson ve bir öğrencisi, atmosferde yükseldikçe hava sıcaklığının düştüğünü kanıtlamak için uçurtmalardan yararlanmayı düşündüler. 1751 yılındaysa Dr. Benjamin Franklin tarihteki en ünlü uçurtma deneyini gerçekleştirdi. Bulutların elektrik ile yüklü olduğunu düşünen Franklin, şimşeğin de bu elektrik yükünün boşaltılmasından başka bir şey olmadığını göstermek için elektriği ileten bir uçurtma yaparak bunu fırtınalı bir günde uçurdu. Franklin'in sonradan elektrik uçurtması olarak adlandırdığı bu uçurtma, ipekle kaplanmış ve tepesine çıplak bir tel bağlanmıştı. Uçurtma ipinin ucuna ise Franklin'in elinin ulaşabileceği yükseklikte bir anahtar bağlanmıştı. Uçurtma şimşekler çakan bir buluta yaklaşınca yağmurla ıslanan ip, iletken hale geliyordu. Anahtara dokunur dokunmaz da Franklin'i elektrik çarpıyordu. Böylece elektrik uçurtması icat edilmiş oluyordu.

Hoş sohbet derken hikayeler anlatıp, çaylar demlenirken zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştı Feridun. Zaten onu bir bekleyen de yoktu. Ustanın sözleri kulağında çınlıyordu: “Benim için önemli olan çocukların gözünde gülümsemeyi görebilmektir.” Uçurtma, çocuk, mutluluk… Eve geldiğinde çalışma masasının üstündeki telgrafı gördü. Hızlıca açtı.

“Hastanemizde geçirdiği bir trafik kazası sonucu gelen ve aylardır kanser tedavisi olan Nermin Yürekli'yi bugün sabah kaybettik. Merhumun size bıraktığı bir mektupta olan biteni öğrenebileceksiniz. Yalnız, Nermin Hanım'ın tedavisi sırasında yine aynı kazada yaralanan ve kopan sağ kolunu protezle hareket ettirebilen 8 yaşındaki oğlu konusunda sizin ilgileneceğiz bizzat Nermin Hanım tarafından bize söylendi. Acil olarak hastanemize gelmenizi bekliyorum. Başınız sağolsun.”

Naci Çıraklı-Başhekim-İstanbul

Nermin, 8 yıl önce nişanı attığı kadındı. Onunla ayrıldıktan sonra kasabadaki konağa sığınmıştı. Oturduğu koltukta derin bir nefes aldı. İçinden geçirdiği soruyu kendi kendine sormaya başladı: “Yoksa 8 yaşında gülümsemeyi bekleyen çocuk benim oğlum mu?”




TESKOMB©2004